Payına düşmek bir deyim mi ?

Damla

New member
Payına Düşmek Bir Deyim mi? Toplumsal Cinsiyet, Irk ve Sınıf Açısından “Payına Düşmek”}

:::writing{variant="document" id="58321" title="Payına Düşmek Bir Deyim mi? Toplumsal Cinsiyet, Irk ve Sınıf Açısından “Payına Düşmek”}

Payına düşmek bir deyim mi? Bir söz kalıbından eşitsizliklere uzanan anlam

“Payına düşmek” ifadesini günlük hayatta o kadar sık kullanıyoruz ki çoğu zaman üzerinde düşünmeden söylüyoruz: “Herkes payına düşeni aldı”, “Bu işte onun da payına düşen sorumluluk var”, “Hayatın zorluklarından ona da payına düşen geldi.” İlk bakışta oldukça sıradan görünen bu ifade, aslında “pay” kavramının kendisi üzerinden toplumsal hayat hakkında düşündürücü bir kapı açıyor. Çünkü bir şeyin “payımıza düşmesi”, yalnızca bir bölüşme işlemini değil, kimin ne kadarına sahip olduğunu, neyi hak ettiğini ve toplumdaki kaynakların nasıl dağıldığını da çağrıştırıyor.

Öncelikle dil açısından sorunun cevabı açık: “Payına düşmek” bir deyimdir. TDK’ye dayandırılan sözlük açıklamasında deyim, “bölüşmede hisse ayrılmak, belirli bir bölüm verilmek” anlamında kullanılır. Yani ifade, bir bölüşüm sonucunda kişiye ayrılan kısmı anlatır.

Fakat bu deyimi yalnızca dil bilgisi veya sözlük anlamı üzerinden değerlendirmek bence eksik kalıyor. Çünkü gerçek hayatta herkesin “payına düşen” aynı olmuyor. Kimileri eğitim olanaklarından, güvenli bir çevreden, ekonomik kaynaklardan ve sosyal bağlantılardan daha fazla yararlanırken kimileri daha çocukluk döneminden itibaren çeşitli engellerle karşılaşıyor. Bu nedenle “payına düşmek” ifadesi, toplumsal eşitsizlikleri tartışmak için de oldukça elverişli bir kavram haline geliyor.

Bu yazıda kişisel bir deneyim aktarmıyorum; değerlendirmeyi akademik çalışmalar, uluslararası kuruluşların raporları ve gözlemlenebilir toplumsal örüntüler üzerinden yapıyorum. Özellikle kadınların deneyimlerini tek bir kalıba sokmadan, erkekleri de yalnızca “avantajlı taraf” şeklinde genellemeden ele almak gerektiğini düşünüyorum.

“Pay” gerçekten eşit mi dağıtılıyor?

Bir toplumda herkesin aynı fırsatlara sahip olduğu varsayımı, eşitlik ile adalet arasındaki farkı gözden kaçırabilir. Örneğin iki çocuğun aynı sınava girdiğini düşünelim. Birinin sessiz bir odası, bilgisayarı, özel ders alma imkânı ve eğitimli ebeveynleri varken diğerinin kalabalık bir evde yaşadığını, çalışmak zorunda olduğunu ve internete düzenli erişemediğini varsayalım. Sınavda ikisine de aynı soruların sorulması biçimsel olarak eşitliktir. Fakat başlangıç koşulları aynı değildir.

OECD'nin 2024 tarihli çalışması, düşük sosyoekonomik statüden gelen gençlerin eğitim ve deneyimlerini yüksek statülü mesleklere dönüştürürken ek engellerle karşılaştığını ortaya koyuyor. Araştırma, ekonomik sermayenin yanı sıra sosyal ve kültürel sermayenin de kariyer fırsatlarında önemli olduğunu vurguluyor.

Bu nedenle “payına düşmek” ifadesini sınıf açısından düşündüğümüzde şu soruyla karşılaşıyoruz:

Bir insanın hayatında karşısına çıkan fırsatlar gerçekten yalnızca kendi çabasının sonucu mudur, yoksa doğduğu ailenin ekonomik durumu, yaşadığı mahalle, aldığı eğitim ve sahip olduğu sosyal bağlantılar da bu payın büyüklüğünü belirler mi?

Dünya Bankası da sosyal hareketlilik üzerine çalışmalarında insanların ekonomik ve eğitimsel konumlarının önemli ölçüde ebeveynlerinin sosyal statüsüyle bağlantılı olabildiğine dikkat çekiyor. Fırsatların daha eşit hale getirilmesi için eğitim, sağlık, sosyal koruma ve istihdam politikalarının önem taşıdığı belirtiliyor.

Dolayısıyla “payına düşen” bazen kişisel sorumluluğu, bazen de kişinin seçmediği başlangıç koşullarını ifade ediyor olabilir.

Kadınların “payına düşen” neden daha fazla olabiliyor?

Toplumsal cinsiyet açısından deyime baktığımızda mesele daha da karmaşıklaşıyor. Kadınların hayatında “payına düşmek” bazen yalnızca gelir veya maddi kaynaklarla değil, görünmeyen emekle de ilgili.

Ev temizliği, yemek yapmak, çocuk bakımı, yaşlı veya hasta bir yakının ihtiyaçlarıyla ilgilenmek gibi işler çoğu zaman ekonomik değer üretmelerine rağmen ücretsiz gerçekleştiriliyor. Bu işlerin önemli bir bölümünün kadınlar tarafından üstlenilmesi, onların ücretli çalışma hayatındaki fırsatlarını da etkileyebiliyor.

Uluslararası Çalışma Örgütü'nün (ILO) 2024 verilerine göre 2023 yılında bakım sorumlulukları nedeniyle işgücünün dışında kalan 748 milyon kişinin 708 milyonu kadın, 40 milyonu erkekti. ILO, bakım sorumluluklarının kadınların işgücüne katılımının önündeki başlıca engellerden biri olduğunu belirtiyor.

Bu rakamlar “bütün kadınlar aynı hayatı yaşar” anlamına gelmiyor. Aksine, kadınların deneyimlerinin sınıf, yaş, eğitim, medeni durum, engellilik, göçmenlik ve başka birçok faktöre göre değiştiğini hatırlamak gerekiyor.

Örneğin ekonomik açıdan varlıklı bir kadın ücretli bakım hizmetlerinden yararlanabiliyorsa, düşük gelirli bir kadına göre çok farklı bir hayat deneyimine sahip olabilir. Bir başka kadın ise hem ücretli çalışıp hem evde bakım emeğinin büyük bölümünü üstlenebilir. Dolayısıyla “kadınların payına düşen” ifadesi tek tip bir kadın deneyiminden söz etmek yerine, farklı toplumsal konumların kesişimini dikkate almayı gerektiriyor.

Türkiye üzerine yapılan akademik çalışmalar da toplumsal cinsiyet rollerinin kadınların istihdamı, gelirleri ve yoksulluk riskiyle ilişkili olduğunu ortaya koyuyor.

Erkeklerin payına ne düşüyor?

Burada erkekleri tek bir kategori olarak ele almamak özellikle önemli. “Erkekler avantajlıdır” demek, bazı yapısal gerçekleri açıklamak açısından başlangıç noktası olabilir; ancak tek başına yeterli değildir.

Örneğin düşük gelirli bir erkek, işsiz veya güvencesiz çalışan bir erkek ile yüksek gelirli bir şirket yöneticisinin toplumsal deneyimleri aynı değildir. Erkek olmak bazı toplumsal alanlarda avantaj sağlayabilirken sınıfsal konum, etnik köken, yaş, engellilik veya başka faktörler ciddi dezavantajlar yaratabilir.

Üstelik toplumsal cinsiyet normları erkekleri de belirli davranışlara zorlayabilir. “Ailenin geçimini erkek sağlamalıdır”, “erkek güçlü olmalıdır”, “yardım istemek zayıflıktır” gibi beklentiler erkeklerin üzerinde ekonomik ve duygusal baskı oluşturabilir.

Bu noktada erkekleri suçlayan bir yaklaşım yerine çözüm odaklı bir yaklaşım daha yapıcı olabilir. Erkeklerin ev içi emeği paylaşması, çocuk bakımında aktif sorumluluk üstlenmesi, işyerinde cinsiyetçi uygulamalara itiraz etmesi ve bakım emeğinin yalnızca kadınlara ait olmadığını savunması somut değişiklikler yaratabilir.

Fakat bunun erkeklerin “iyi davranması” meselesinden ibaret olmadığını da unutmamak gerekiyor. Bakım izinleri, kreş hizmetleri, esnek ama güvenceli çalışma modelleri ve ayrımcılıkla mücadele mekanizmaları gibi kurumsal düzenlemeler olmadan bireysel çabalar sınırlı kalabilir. ILO da bakım ekonomisinde ücretsiz bakım emeğinin azaltılması, tanınması ve yeniden dağıtılması gerektiğini vurguluyor.

Irk ve etnik köken “payımıza düşeni” nasıl değiştirebilir?

“Payına düşmek” ifadesinin ırk ve etnik köken açısından değerlendirilmesi özellikle önemlidir. Çünkü bazı insanların karşılaştığı fırsat ve engeller yalnızca gelir seviyeleriyle açıklanamaz.

Bir kişinin adı, ten rengi, etnik kökeni, konuşma biçimi veya göçmenlik geçmişi iş başvurusunda, konut kiralamada ya da eğitim fırsatlarına erişimde önyargıyla karşılaşmasına neden olabilir. Birleşmiş Milletler insan hakları mekanizmalarının raporları, ırk ve etnik kökene dayalı ayrımcılığın istihdam, konut, eğitim ve sağlık gibi alanlarda yapısal sonuçlar yaratabildiğine dikkat çekiyor.
 
Üst